Bugün, oyun sektörü hatta evrensel ismiyle “gaming” sektöründen bahsedilince sermayedar kitle ellerini ovuşturuyor, gözlerini dolar işaretleri kaplıyor. Fakat yıllar önce, oyun sektörü henüz bu denli gelişmemişken oyunlar bir sermaye aracı değil, sadece bir eğlence aracıydı. İnsanların oyun yaparken temel motivasyonu maddi kazanç sağlamak değil, oyuncuyu eğlendirmekti. Bu süreç, oyun kültürünün geniş kitlelere ulaşmasıyla birlikte zamanla kökten bir değişime uğradı. Tabii ki maddi kazancın arttığı ve bu vesileyle paranın dokunduğu her şeye negatif etki ettiği gibi oyun sektörü de bu pastadan payını aldı.
Hikayemize biraz bu sektörün doğuşundan ve bu kültürün nasıl oluştuğundan bahsederek başlayalım.
1952 yılında OXO geliştirildi. Bu oyun, bilgisayara karşı oynanan ve evrensel adıyla "tic-tac-toe" olarak bilinen XOX oyununun dijital versiyonuydu. Bu yapım, aynı zamanda ilk yazılan oyun yapay zekası niteliğini taşıyordu.
İlk yapılan oyun OXO olsa da eğlence amaçlı üretilen ilk video oyunu, William Higinbotham tarafından 1958 yılında yapılan "Tennis for Two" isimli tenis simülasyonudur. Oyun, oval bir ekranda iki kişinin birbirine karşı oynamasıyla deneyimleniyordu.
Hemen ardından 1962 yılında, ilk modern video oyunu olarak kabul edilen "Spacewar!", Steve Russell ve ekibi tarafından geliştirildi.
Takvimler 70’leri gösterirken Atari, 1972’de Pong’u piyasaya sürdü. Arcade (atari) makinelerinde oynanan bu oyunla birlikte 70’lerde atari salonları hızla yaygınlaştı. Küçük bir dipnot düşmek gerekirse, atari salonları ülkemize ancak 80’lerde gelebildi.
Bize 80’lerde gelen atari salonları, küresel ölçekte yerini çoktan ev konsollarına bırakmıştı. 1977 yılında Atari 2600, 1983 yılında ise Nintendo Entertainment System (NES) piyasaya sürüldü. Bu gelişmelerle birlikte Pac-Man, Donkey Kong, Super Mario ve Zelda gibi efsaneler doğdu.
90’lara geldiğimizde, bilgisayar ve konsolların ülkemizde de yaygınlaşmasıyla evrensel oyun kültürünü yakalamış olduk. Bu dönemde CD (compact disc) teknolojisinin gelişmesiyle oyunlar daha komplike hale büründü ve üç boyutlu oyunlar hayatımıza girdi.
2000’lere gelindiğinde video oyun teknolojisi oldukça gelişti; günümüz kadar olmasa da büyük şirketlerin dikkatini çeken başarılı bir sektör haline geldi. Bugünün efsanesi olarak görülen, teknik yetersizliklere rağmen bir ruha sahip olan, tek amacın para kazanmak olmadığı için iyi bir hikaye, güçlü bir ana fikir veya kaliteli bir oynanış sunan ve birçok oyuncuya güzel anılar bırakan oyunlar, ta ki 2010’lara gelene kadar bu dönemde çıktı.
2010’lara gelindiğinde, Ekim 2009'da çıkan League of Legends (LoL) oyununun başarısı dilden dile dolandı. Kazandığı paralar dudak uçuklatırken oyun sektörü CEO'larının gözünde dolar işaretleri çıkardı. O döneme kadar "servis oyunları" Asya'da yaygın olsa da dünya genelinde online servis oyunları bu kadar kazandıran bir sektöre dönüşmemişti. Yazının başındaki o kırılma noktası, LoL’ün sektörü domine etmesi ve oyun dünyasına farklı bir kapı açmasıyla yaşandı. Daha sonra oyun yatırımcıları, LoL’ün başarısını örnek göstererek yapımcılara yıllarca "servis oyunu" yapmaları konusunda baskı uyguladı. Bu dönemden sonra oyun içi satın alımlar, co-op (eşli oyun) ögeleri, oyna-öde yöntemleri ve oyun içi pazarlar yaygınlaştı. Hikayesi güçlü olan seriler ruhsuzlaştı ve fabrika ürünü gibi her sene çıkmaya başladı. Çocukluğumuzu neşelendiren yapımlar, neşesiz birer para makinesine dönüştü.
günümüze yaklaşıldığında ise Steam ve Epic Games gibi dijital platformlar sayesinde bağımsız (indie) oyunlar ön plana çıktı. 2009 yılında Markus “Notch” Persson tarafından yapılan ve bir efsaneye dönüşen ilk modern bağımsız oyun Minecraft’ın başarısından ilham alan geliştirici Toby Fox, kendi başına Undertale’i geliştirdi. Bu başarı, koca milyar dolarlık şirketlere hala tekdüze işler yapmadan da başarılı olunabileceğini ve tek başına da oyun geliştirilebileceğini hatırlattı. Böylece "indie" olarak adlandırılan bu oyunların hızla yaygınlaşmasının önü açıldı. Bağımsız oyunlar bizlere, oyunların hala tıpkı eski yapımlardaki gibi güçlü bir hikayesi, ana fikri ve mesajı olabileceğini gösteriyor. Bu yönüyle bizlere, kapitalizmin her şeyin içini boşaltıp yok etmesine karşı her zaman bir çözüm yolu olduğu umudunu aşılıyor.